28 Eylül 2021 Salı

Sosyalist aydın Kutsiye Bozoklar'ın kaleminden: Devrimci kalmak -2

Devrimcilik bize dayatılan tüm bu mekanizmalara "hayır" demekle başlar. "Başlar" çünkü bu, "ben"e ilişkin bir tutum alıştır. Devrimci olmak içinse karşı çıkmak yetmez. Karşı çıkmayı örgütlemek gerekir. Bu kurtlar toplumunda devrimci kalmak insan kalma ayrıcalığıdır. Devrimci kalmak yaşamayı, sevmeyi, umudu, onurlu ve güzel olanı seçmektir.

"Kalmak"tan söz edince kuşkusuz önce "olmak" fiilinden yola çıkmak gerekir. Olmak, bir kimlik edinmektir. Bu da devrimcilik söz konusu olduğunda kendini yeniden kurmak demektir. Sahip olunan kimliği onurluca yaşayabilmek, insanın kendini yeniden kurma eyleminde ne kadar başarılı olunduğuna bağlıdır. Olduğu ya da savunduğu şeylerden kolayca vazgeçmek artık olağan insanlık hallerinden. İnsan ve tüketim edimi özdeşleşmiş görünüyor. Bir insanlık durumundan diğerine geçmenin son derece kolaylaştığı, insanı tüketen böyle zamanlarda, devrimci olmaktan öte, devrimci kalmanın öne çıktığını söylemek gerekiyor.

Günümüzde maddi ve kültürel ürünlerin tüketimi hızla artmış ve genişlemiştir. Ürün için tüketici üretildiği bir noktaya gelinmiştir. Kuşkusuz burada dikkate alınan ödeme gücüne sahip talep olmaktadır. Muhtemel bireysel gereksinmeler üzerine etki etmek, kapitalizmin sanatı haline gelmiştir. Kapitalizm arzu üreterek gereksinmeleri şekillendirmenin ve yönlendirmenin yollarını arayıp bulmakta ustalaşmıştır. Artık toplumdaki egemen ideoloji özlemlere, pratiğe müdahale ederek sunulmaktadır. Kurumlaşmış görünümüyle bir iletişim biçimi olan reklam da bu amaca hizmet etmektedir. Bu konjonktür içinde, yaratıcı faaliyetin anlamı tüketim ideolojisine dönüşmüştür.

Önceliği burjuvaziye veren, inisiyatifi ona bırakan bir ideolojidir bu. İşçi sınıfı değerlerinden ve düşüncelerinden bu yolla yoksun bırakılır. Böylece etkin "insan" imgesi silinmiş yerine tüketici imgesi geçirilmiş olur. Burada öne çıkan tüketici ya da tüketilen nesne değil tüketme eyleminin kendisidir. Sonuçta bir ideolojik ikame ve yer değiştirme edimi gerçekleşmiş olur. Bu durum insanın insana yabancılaşmasının daha da yoğunlaşmasına, giderek yabancılaşma bilincinin yok sayılmasına, hatta ortadan kaldırılmasına yol açmıştır. Tüketim üzerinde ve tüketim aracılığıyla etki etme olanağı, gündelik hayatı örgütleme ve yapılandırma imkanı demektir. Gündelik hayatın düzenlenmesi; iş, özel hayat, aile, boş zaman olarak bölümlere ayrılması, eğlencenin ticari iş haline gelerek, bizim adımıza planlanması; zaman kullanımının kontrol edilmesi gerçekte yaşamlarımızın yalnızca bölümlenip denetlenmesi değil, programlanarak denetimin daha güçlenip sağlamlaşmasıdır.

Üretim yerine tüketimi örgütleyen böyle bir düzende insan gibi, duygular ve yaşam tarzları da metalaşmış ve şeyleşmiştir. Gündelik hayat sonuçta toplumu yansıtan bir düzlemdir. Bu düzlemden bakıldığında, insanın tektipleşmesi ve sentetikleşmesi bir kaçınılmazlık gibi görünmektedir. Ancak çelişki şurada ki; bu zorlamalar ve ideolojik şekillendirme saldırısı altındaki edilgen birey her zamankinden daha çok kendine yeterli olduğunu sanmakta, kendi doğrudan bilincine bağımlı olduğunu düşünmektedir. Kuşkusuz bu tehlikeli bir yanılsamadır. Ama tüm dış etkilere ve kişinin kendi kendini baskılama mekanizmalarına rağmen, insana ilişkin her türlü olanağın önünü tıkayacak, yolun henüz bulunmadığını söylemek gerekir. İnsanın tüm bu örgütlemeler karşısında yükselen itirazından, geliştirdiği direniş mekanizmalarından, düş kurmasından, umut etmesinden, karşı ideolojik itkilerin varlığında söz ediyoruz. Tüketiciye indirgenmiş insanın kendisini, tamamen ele alıp işlemek mümkün değildir. Ancak tüketicinin bilgisi ele alınıp işlenebilir. Bu noktada itirazı olmak, devrimci yola girmenin imkânlarını ortaya çıkaran bir tavırdır. Devrimci müdahalenin, dışarıdan bilinç taşımanın gerekliliği böylece anlam kazanır.

Devrimcilik bize dayatılan tüm bu mekanizmalara "hayır" demekle başlar. "Başlar" çünkü bu, "ben"e ilişkin bir tutum alıştır. Devrimci olmak içinse karşı çıkmak yetmez. Karşı çıkmayı örgütlemek gerekir. Böylesine ayrıntılı örgütlenmiş ve programlanmış bir sisteme karşı her bireysel karşı çıkış önünde sonunda sönmeye ve düzenin yeniden üretilmesine hizmet etmeye mahkumdur. Farklılık ve karşı çıkmanın, insani bütünlüğü yakalayacak bir devrim fikrine yöneltilmesi yaşamsaldır. Zaten sistemin tüm olanaklarıyla maniple etmeye çalıştığı şey de budur. Görüntü egemen toplumda farklılık, örneğin; kullanılan şampuanla, karşı çıkmak da şu ünlü Ford reklamındaki kadının "Hayır" demesindeki gibi sahip olunan otomobille özdeşleşebilmektedir. Tüketimin ikna edici ideolojisinin başarısıdır bu.

"Bu toplumun amacı, hedefi, resmi meşruiyeti tatmindir" diyor Henri Lefebvre. Kapitalist toplumda gereksinmelerin tatmin edilmesi, örgütlenmiş tüketim aracılığıyla sürekli kışkırtılmaktadır. Bilindiği gibi tüm tüketim nesnelerinin bir kullanım süreci vardır. Kapitalist toplumda sermayenin dolaşımını hızlandırmak açısından kullanım sürelerini kısaltmak bir eğilimdir. Lefebvre'e göre metanın kullanımdan düşmesine günümüzde gereksinimlerin kullanımdan düşmesi de eklenmiştir. Tıpkı nesneler gibi gereksinmelerin de çabuk eskimesi söz konusudur artık. Böylece geçicilik ideolojik ve pratik olarak gündelik hayatı kârlı kılacak bir yöntem haline gelir. Hızlı bir yıpranmaya dayalı yönlendirilmiş geçicilik, tüm dünyayı kullanan sermaye sınıfının tekelidir gerçekte. Ve nesnelerin yıpranması gündelik hayatın akılcılaştırılmış bir biçimde sömürülmesini hedefleyen bir sınıf stratejisinin parçasıdır.

Devrimci birey içinden çıktığı toplumun ürünüdür. Tekeller düzeninde her şey tüketime sunulmuştur. Öyle ki, dünün karşı çıkışı bugün nitelikli bir alışveriş konusu olabilmektedir. Böylece insan dahil her şey bir kullanım ve değişim değerine dönüşmekte, ama öncelik daima değişim değerine doğru kaymaktadır. Tüketimin kışkırttığı geçicilik ise, insanın hem maddi hem manevi dünyasına egemen olmaktadır. Tıpkı nesneler ve gereksinmeler gibi duygular ve düşünceler de hızla eskitilmektedir. Günümüzde aşkın, sevginin, inançların süreklilikten uzak ve parçalı olması bundandır. Bu nedenle geçiciliğe tutkun, yaratıcı kapasitesi yalıtılmış, tüketim etkinliği temelli böylesi bir dünyada, devrimci olmak dikkate değer bir tutum almak sayılsa bile, devrimci kalmak daha yakıcı görünmektedir. Sözün özü, devrimcilik fiili bir gereksinme olsa da, kolayca kullanımdan düşmesini sağlayacak maddi koşullar fazlasıyla mevcuttur. Sıkça karşımıza çıkan yabancılaşmış devrimcilik de bu koşulların ürünü sayılmalıdır.

Çağdaş insanın bir durumu olarak yabancılaşma sorunu üzerinde çok durulmuştur. Albert Camus'un "Yabancı" romanının kahramanı gibi kendinden, duygularından ve başkalarından yabancılaşmış yalnız birey tekeller dönemi kapitalizminin ürünüdür. Tamamen kendi içlerine dönmüş, başkalarıyla iletişimin olanaksızlığı karşısında acı çeken parçalanmış bu bireyi anlatan geniş bir edebi literatür vardır. Kapitalizm gerçekte yalnız kalabalıklar üretir. Küreselleşen kapitalizm koşullarında yabancılaşma, en uç noktasına varmış görünmektedir. İnsani yabancılaşma, aslında özel mülkiyetten kaynaklanır. İnsanın kendi emeğine yabancılaşmanın ürünüdür. İnsanın bilinçsiz faaliyetiyle ortaya çıkmıştır. Belirli tarihsel koşullardan kaynaklanır. Toplumun sosyalist örgütlenme düzeyinde insanın bilinçli kolektif eylemiyle ortadan kalkacaktır. Bu sistemin muhalifleri olan devrimciler kendi yabancılaşmalarının bilincinde olabilme şansına sahiptirler. Gündelik dahil yaşamın her alanında devrimcileşmek, mücadele ve ideolojik beslenme; yabancılaşmanın aşılması yolunda önemli adımlardır.

Devrimcinin yoldaşlarına yabancılaşması kendini ve devrimciliğini üretmediği koşullarda başlar. Devrimcilik bir ortaklaşa üretim faaliyetidir. Üretemeyen devrimciliğini sürdüremez. Koşulların zorluğundan dem vurmaya başlamak, sürekli ilgisizlikten şikayet etmek, ancak devrimci düşüncelere ilgisini yitirmek, yoldaşlığı vazgeçilmez bir paylaşım bilinci olarak değerlendirmemek, yalnız bırakmak ve yalnızlaşmak, eylemine sevgi içerememek tam da bu durumda olanlar için söz konusudur. Yoldaş devrimcinin tek başına kaldığı zaman bile kendini bir kolektif gibi hissedip örgütleyebileceği bir eylem ve iş ahlakı geliştirmesi gerekir. Hiç kimse devrimci işe yiyeceğinin kalaylı kapta olduğunu varsayarak başlamamıştır. Aş, iş, aşk, özgürlük sırtlanların, kurtların ağzından çekilip alınacaktır. Mücadelenin somut koşulları ancak müdahaleyle, bir eylem programını hayata geçirmekle değiştirilebilecektir. Dolayısıyla konjonktürden, nesnel koşullardan söz etmek kolaycılıktan başka bir şey değildir. Umutsuz devrimcilik olmaz. Eylemse eylem; kavgaysa kavga deme zamanıdır. Bu kurtlar toplumunda devrimci kalmak insan kalma ayrıcalığıdır. Yaşama müdahale etmek, birlikte çoğalabilmektir. Yaşamanın ve ölmenin bin yolu vardır. Devrimci kalmak yaşamayı, sevmeyi, umudu, onurlu ve güzel olanı seçmektir.