3 Mart 2021 Çarşamba

Efe Dağlı yazdı | Künde siyaseti

Bütün despotluk çeşitlemelerinin resmi geçidine dönen şeflik sistemi ittifakı, geleceği dahi 'düşmanları kahretme' ideali üzerinden kurmaya ahdetmiş görünüyor. Dün bir eğilim olan bu tutum, artık istense de oradan sapamayacakları istikamet halini aldı. En büyük ideal statükonun muhafazasıdır artık.

AKP-MHP iktidarı ABD Başkanı Biden onları arasın diye günlerce bekledi. Baktılar olmuyor, bir temsilci üzerinden CNN İnternational'e açıklama yaptırdılar. Biden ile çalışmaya hazırlardı.

Gücü yetince muhatabının burnunu sürtme, ancak olmuyorsa, kendi pozisyonlarını yitirmeme karşılığında anlaşmayı deneme tutumu iktidarın strateji-taktik bütününün esasını oluşturuyor.

İktidarın "vizyon"dan anladığı her ihtimale yatırım yapmaktır. Çok yönlülük değil tedirginlik hakim olunca bunlar kaçınılmaz.

İçeride CHP'ye karşı hamleler tipik örneğidir. Kurultay'da belirginleşen yol ayrımı, CHP7deki ulusalcı-Ergenekoncu ve tepeden tırnağa kariyerist bir ekibin ayrılması ile şimdilik tamamlandı. Ancak CHP'nin kurumsal kimliği vardır. Ve onun, gidenlere bakılarak artık değiştiğini öne sürmek aşırı yorumdur. CHP, Erdal İnönü SHP'sinden de çok geridedir ve bütün amacı iktidara bu blokla birlikte gelerek altı ok doğrultusunda devleti restore etmektir.

Elbette AKP, ayrılanların kim olduğuna aldırmadan, Biden'ı bir anlamda seçeneksiz bırakarak, kendisine mecbur ederek iç kaosa ve bu yolla CHP'nin kendine dönmesine yatırım yapıyor. İsterse, CHP'den ayrılanlar, güçlendiklerinde AKP'nin canına okuyacaklarına yemin etsinler, politika somut güç ilişkileri üzerinden ilerler ve şimdilerde AKP onların gürültüsünü duyurmak için her imkanı değerlendirir. Kişi odaklı konjonktür partisi olarak AKP kendisini 'an'a kilitlediği için yalnızca taktik zaferlere odaklanabiliyor. Daha fazlası mümkün değil. Hem o Entelektüel kapasite yok hem hegemonyasını ebediyen kaybetti.

Yeni anayasa tartışmalarıyla muhalefetin önünü almayı, argümanlarını boşa düşürmeyi öncelerken daha ilk adımda tökezlemesi, kaybın şiddetini anlatıyor.

'Başkanlık Anayasası' mı, '1921 Anayasası' mı; eğer ikincisi ise "laiklik elden gidiyor mu". Bütün hava tersine döndü. AKP sözümona 'en geniş kesimlere' seslenecekken Türkiye'nin yüzde 10'unun önceliği olan "laiklik kaldırılsın" çıkmazına giriverdi. Yardıma koşan Bahçeli 'ilk dört madde değiştirilemez' cümlesiyle çerçeve çizdi ama psikolojik konum kaybını önlemeye yetmedi.

Olağan şartlarda 1921'e atıf, oradaki 'yerellik' detayları nedeniyle Kürdistan'ın özgürlük sorununa karşı pansuman tedbir gibi yorumlanabilir, etrafında tartışmalar yürütülebilirdi. Fakat bundan da ürktüler, tekzip ve tevil yoluna başvurdular. Yetmedi '90'lardaki harp halinin dilini-edebiyatını kuşandılar. Kürdistan'a dönük onlarca uçağın katıldığı harekatla da sömürgeci reaksiyonerliği tahkim ettiler.

AKP-MHP koalisyonu şimdiki devlet içi kuvvet dağılımını ve pozisyonlarını teminat altına alacak, bütün davranış modeliyle "ara dönem" görüntüsü veren halihazırdaki sistemi yeni anayasa vaadiyle kalıcılaştırmanın peşinde.

Böyle zamanlarda "ana unsurları" yanına çekme, karşı cepheyi bölme, bir kısmını tarafsızlaştırma gibi adımlar atılması beklenir. Fakat AKP-MHP ittifakının düşman biriktirme mahareti bir tür ara tabakaları da düşman cephesine sürdü. Ne büyük deha!

Aynı nedenle 1921 Anayasası retoriğinin onlara sağlayabileceği avantajı dahi bir kalede reddettiler. Muhtemelen bir aşamada buna mecbur olduklarını düşünüp 1921'i tekrar, 'laiklik' bahsini dışta tutmak kaydıyla tartıştıracaklardır.

Doğalgaz rezervleri, Ay misyonu, Anayasa, iktidar sinekten yağ çıkararak halkı habire müjdeliyor, fakat müjdenin gereği olan mutluluk kırıntıları dahi serpemiyor toplumun üstüne.

Bütün despotluk çeşitlemelerinin resmi geçidine dönen şeflik sistemi ittifakı, geleceği dahi 'düşmanları kahretme' ideali üzerinden kurmaya ahdetmiş görünüyor. Dün bir eğilim olan bu tutum, artık istense de oradan sapamayacakları istikamet halini aldı. En büyük ideal statükonun muhafazasıdır artık.

Statüko odağının pek çok ayağı var. Diğer taraftan AKP'nin muhalifleri de ona benziyor. Benzer statükocu müşterekleri olması, bütün meseleye iktidar değiştirmek üzerinden yaklaştıklarının göstergesi. AKP o bloku bu müştereklerden hareketle parçalamaya, hatta ortak devşirmeye çabalayacaktır. Kürdistan özgürlük hareketine karşı herhangi birinin diğerinden farkı yok. "Elleriniz dert görmesin" şakşakçılığı bütünüyle budur. Cumhuriyet tarihinin en yakıcı ve süreğen sorununa burjuva demokrasisi esintili öneriler dahi getiremeyen bir muhalefetin en az iktidar bloku kadar sorunlu olduğunu kaydetmek gerek.

Açlık ve yoksulluksa konu, 'bıçak kemikte'. Açlık intiharları tekrar başladı. Halk, yoksullar gayet pratiktir. Tercihlerini buna göre yaparlar. İdeolojik söylemler somutu, hakikati belli bir zaman için baskılayabilir. Hakikat önünde sonunda galebe çalar. Sahte müjdeler, içeriksiz vaatler ve toplumu yatay olarak bölmeye matuf adımlar bu amaçla atılıyor.

Bir dekanın, bu şartlarda, bilinegelen ifadesiyle milis olduklarını anlatan ('gece iş bitirir gündüz işimize gideriz' vb.) mesajı hem bu çerçeveye dahildir hem türlü biçimlerde ifade edilen Mursileşme sendromuna yönelik somut hazırlıklar yapıldığına işaret eder. Özsavunma ihtiyacı olarak bahsettiğimiz yerden de konuyu ele almak gerek. Somutu gözden uzak tutma hedef, ideolojik koşullama arayışı başka gerçekleri ortaya çıkarıyorsa her iktidar teyel yerlerinden sökülmeye elverişli hale gelmiş demektir.

Bütün okların iktidar blokuna çevrilmesi burjuva muhalefeti 'kötünün iyisi' olarak öne çıkarma kurnazlığına alan açıyor. Hile ve yalan iktidara özgü değil. Odağında CHP'nin bulunduğu bloku destekleyen yayınların bu konudaki performansı ve manipülatif tutumu iktidardan pek de geri değil. Onların stratejisi, AKP-MHP'yi sabit kötülük odağı olarak sunup panik ve gerilimi diri tutarak yegane kurtuluşun kendileri olduğuna kitleleri ikna etmektir.

2000'lerin başındakinden daha şiddetli bir bütünsel kriz bütün haşmetiyle ortada. Kitlelerdeki usanmışlıkla iç içe geçen örgütsüzlük, somut davranma eğiliminin ufkunu restorasyonla sınırlayabilir. Emekçi sol politikanın soyut değil somut, dağıtıcı değil toparlayıcı, restorasyoncu değil siyasal özgürlükçü olması bu nedenle de önemlidir.