28 Eylül 2021 Salı

Efe Dağlı yazdı | Hem bekri hem evliya

Adım başı evliya ve yatıra rastlanan bir coğrafya burası. Türbe ziyareti, yatır duası ve dilek ağacı gibi ritüellerimiz İslam öncesi inançların halk tarafından gayet yumuşak biçimlerle İslama içerilmesidir. Dara düşen çok zaman bu yollarla çare umar.

Geçen haftanın eğlenceli konularından biri meşhur merhum Bekri Mustafa'nın sandukasıydı. Meğer sandukanın konulduğu türbe girişine 1990'larda 'Bekri Mustafa Hazretleri' tabelası asılmış. Kuşkusuz 'eski Türkiye' için bile radikal bir karar.

Daha sert olan yakınlarda meydana gelen ikinci olay. Bu defa meçhul bir vatandaş bakım yaptırdığı türbeye "Evliya Bekri Mustafa Hazretleri" tabelası asmış.

Bekri 'ayyaş' demek. Haliyle 'hazret' ifadesi (ki) 'sayın' diye çevrilebilir. Üzerine bir de 'evliya' eklenmesine olanak tanınmadı.

Adım başı evliya ve yatıra rastlanan bir coğrafya burası. Türbe ziyareti, yatır duası ve dilek ağacı gibi ritüellerimiz İslam öncesi inançların halk tarafından gayet yumuşak biçimlerle İslama içerilmesidir. Dara düşen çok zaman bu yollarla çare umar.

Güzel ama 'devlet' hangi gerekçeyle bir zatın deli yada veli olduğuna hüküm verebilir? Hristiyanlıkta ruhban tabaka birini aziz-azize ilan edebilir. O yetkisi var. Ama İslamda böyle bir yetki yok. Çünkü ruhbanlık İslamda reddedilir.

Kaldı ki 'evliya' ve 'veli' gibi sıfatlarda subjektif. Evliyalığın yeter şartı "keramet göstermek".
Üç günlük yolu bir dakikada almak, gibi.

Şu halde bizim Bekri hakikaten sıradan bir sandalcı ve akşamcı olabileceği gibi evliyadan da olabilir. Kim aksini iddia edebilir?!

İslamda temel bir kaç köşetaşı haricinde çok geniş bir müphem alan vardır. Türk-Anadolu İslam kültürüne (Kürtler'de de öyle olmak üzere) önceki ritüeller de bu sayede içerildi. Normatif cümleler toplum tarafından genellikle reddedildi.

Türkiye'deki siyasal islamcılık tam da bu otantik-halk islamının canına okudu. Dini adım adım, önce devletin, sonra milliyetçiliğin, ardından dogmatik formüllerin peşine taktı.

Milliyetçiliği dindarlara küfür sayardı. Şimdi milliyetçilik, siyasal islamcılığın mütemmim cüzü oldu. Milliyetçi olmayan herhangi bir siyasal islamcı tanıyanınız var mı?

Siyasal islamcılık dilek ağacına 'çaput bağlayan' genç kadına savaş açar ama Taliban yahut türev akımlarla iyi geçinmenin yolunu arar. İlkinde 'devlet' bireye kendini hissettirmenin, norm koyucu olduğunu gösterir. İkincisinde işin bir yanı ekonomi politiktir ve türlü müştereklerle Taliban'la ilişkilenilir. Onun despotluğu tartışma dışı tutulacaktır. Zira yıkılan Afganistan'da inşaat işi-ihalesi vardır.

Siyasal islamcılık, belki de ona oy verebilecek kendi halinde birini neden tahkir eder? Oy yetmiyor mu ona? Ona göre 'kitle' tek tek bireylerden meydana gelmez. Birey siyasal islamcı tahayyülde erir yok olur. Çünkü o kitleyi sevk ve idare etmek, söylediği her şeye inandırmak ister. Bu nedenle bireysel temizlik biçiminden ne yenilip ne içileceğine kadar her konuya burnunu sokar, norm koyar, yaşamı belirler.

Buradan bakıldığında gayet 'laik' tepedenci toplum modeliyle siyasal islamcı ve fanatik islamcı grupların ideal toplum modeli arasında müdahaleci-tepedenci ortaklıklar bulunur.

Toplumlar, örgütsüzlüğün hakim olduğu zamanlarda iktidardakilere açık karşı koyuşa yönelemeyince bir tür kayıtsızlıkla karşılık verir. Şu sıralar birer zavallı olarak hapisten kurtulmanın yollarını arayan 28 Şubatçı generaller hakim ve muktedirken halkın kendilinden tavrı genellikle böyleydi. İçinden geçtiğimiz dönem geride kaldığında benzer tartışmalar şimdiki muktedirler hakkında yapılacaktır. Tekrarın sürekliliğini kesintiye uğratacak olan elbette halkın öz örgütlenmelerinin tesisidir.

Devlet, Türk sağı ve özel olarak siyasal islamcıların Kürtlere dönük asimilasyon çabasında din başat argümandı. Ancak sonuç alıcı olamadı. Olmasının nesnel zemini de yoktu. Zira Kürt medreseleri Osmanlı tarihi boyunca bütün o coğrafyada din görevlisi yetiştiriyordu. Kürtlerin, Türk islamcı söylemle sindirilmesi ya da asimilasyonu mümkün olamazdı.

Buna rağmen Türk sağının ve siyasal islamcıların soğuk savaş dönemi yayınlarına bakıldığında amerikancılıkla iç içe geçmiş bir islamcılıkla her satırda karşılaşmak mümkün. Despotik ruh hali, kontrgerillacı faaliyete yataklık eden saldırgan dil bugünkü siyasal islamcılıkla ırkçı milliyetçiliğin tohumu oralardadır. Üstelik bu, Türkiye'deki geleneksel dindarlığın kırıma uğratılarak antikomünist islamcılığın yapılandırma takvimiyle eş anlı olmuştur.

Devletlerin dinden ve milliyetçilikten elini çekmesi imkansız. Ancak bu talep meşru. Devletlerin doğasına aykırı olan çoğu zaman ezilenlerin mücadele manivelasıdır. Buradaki ayırt edici bağlam pratik politika düzlemidir.

Dolayısıyla demokratik laiklik prensipleri etrafında, içeriği yine ezilenlerin demokratik dayanışma ve danışma mekanizmalarıyla belirlenen, bir ucundan demokratik halk cumhuriyeti arayışına bağlanan talepleri yükseltmek on milyonları buluşturabilir.

Modern ulus devlete kadar merkezi iktidarlar toplumların her anına müdahale etmiyordu. Modern devlet daha baştan bir despotluk adresine döndü. Toplumların kültürel dokuları en çok bu dönemde bozuldu, aşındı. İktidarlar dinleri, toplumların yabancılaşma ihtimaline karşı gündelik mobilizasyon aracı kıldı.

Fakat uzun tarihi akışta, bütün tahrip ediciliğine karşın, bu faaliyetin iki yüzyıllık ömrü var. Devletlerin dine araçsal müdahalesi önlendiğinde, bu çerçevede eylemli bilinç oluşturulduğunda ezilenler kendilerini hızla onarabilir, aralarında yatay-eşit düzlemli yeni ilişkiler kurabilirler. Her demokratik mevzi, her devrim cephesi bu yeniden yapılanma imkanlarını artıracaktır.