28 Eylül 2021 Salı

Berçem Öter yazdı | Amara'nın yükselttiği mülteci kadınların çığlığı

Amara'nın kaleminden çıkan "... Çaresizlik içindeyim, eridim ve kayboldum. Mutluyum dedim yalan söyledim, bu yolda feda ettim, feda edildim... Sevdiklerimi kaybettim, yaşamıma dair tüm izler kayboldu. Yaşadığım üzüntü beni rüyalarımdan da mahrum bıraktı. Yaşadıklarımdan yoruldum" sözleri ne çok şey anlatıyor değil mi?

Filistinli 13 yaşındaki Amara Dwla, 2 Eylül günü Urfa Eyyübiye'de yaşadığı evde, babası Ahmet Mohammed Dwla tarafından işkence edildikten sonra, tinerle yakılarak katledildi. Çocuk yaşta, babası tarafından "berdel" evliliğine zorlanan, mülteci bir çocuk olan Amara, katledilmeden önce not defterine "Gözlerim hikayemi anlatıyor, teknemi alabora eden dalgalar gibi içimdeki yalnızlığım. İçimdeki çığlıklar beni yutuyor" diye yazmıştı. Amara kendisini yuttuğunu söylediği ve yakılan bedeninden yükselen çığlığıyla milyonlarca kadının haykırışı oldu.

Amara'nın henüz çocuk yaşında içinde devleşen isyan çığlığını duymayan, görmeyen devlet, onun cansız bedenine adına kimsesizler denilen toprak parçasını reva gördü. Yurdunu yitiren Amara'nın cansız bedeninin de adresi yok. Mültecileri tuttuğu rakamlarla Avrupa'dan daha fazla para koparmanın aracı kılan, kirli savaş politikalarının üzerini örtmeye çalışan saray faşizmi için; Amara'nın neden, nasıl öldüğünün hiçbir önemi bulunmuyor. Mültecileri faşist kitle tabanını büyütmek, eğitmek için ırkçılığın hedefi haline getirerek katliamlara kapı aralayan da saray faşizmi değil mi?

Amara'nın mültecilik hikayesi yeni değil. Filistin'den Suriye Lazkiye'ye, Lazkiye'den Hatay'a, oradan Antep'e ve son olarak da Urfa'ya uzanan bir mültecilik hikayesi onunkisi. Henüz üç yaşında üç ülke değiştirmek zorunda kalan Amara'nın katili baba Mohammed Dwla dini nikahla evlendiği 3 kadına şiddet uygulayan, kadınlardan birini katletmeye çalışan biri.

Türkiye'de kadın, LGBTİ+ olmak zorken, mülteci olmak çok daha zor. 1 Temmuz günü İstanbul Sözleşmesi'nden çekildiği kesinleşen Türkiye'de, mülteci kadınlar her açıdan korumasız ve saldırılara açık durumda. Faşist saray mültecilere kucak açmakla her fırsatta övünürken, mülteci kadınları şiddet, taciz, tecavüz ve her türlü cinsel suç ve saldırı karşısında nasıl koruduğunun sözünü dahi etmiyor. Faşist sarayın mülteci kadınlara ilişkin politikası, Amara'nın cansız bedeninin Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı talimatıyla kimsesizler mezarlığına defnedilmesinde vücut buluyor.

'GEÇİCİ KORUMA' ALTINDA KORUMASIZLIK
Türkiye'de yaşayan Suriyeli mültecilere "geçici koruma" statüsü veriliyor. Daha geniş haklardan yararlanma imkanı sağlayacak mültecilik statüsü tanınmıyor. "Geçici koruma" mülteci kadın ve LGBTİ+'ları erkek şiddeti karşısında daha korunmasız ve şiddete daha fazla açık hale getiriyor. "Geçici koruma" statüsünde olan mülteci kadınlar, 6284 sayılı yasadan yararlanma hakkına sahip oldukları halde, yasanın getirdiği koruyucu tedbirlerden yararlanamıyor. Hatta başvurdukları karakollarda polis şiddetine maruz kalıyor.

İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün Eylül 2021 verilerine göre sadece kayıtlı bulunan ve "geçici koruma" statüsünde bulunan Suriyeli mültecilerin sayısı 3.710.532. Mültecilerin 1.714.666'sını farklı yaş gruplarından kız çocuğu ve kadınlar, 1.995.866'sını ise erkekler oluşturuyor. Mültecilere ilişkin tutulan resmi verilerde LGBTİ+'lara ilişkin herhangi bir kayıt bulunmazken, LGBTİ+'ların yaşadıkları sorunlar, kimi kurum ve kuruluşlara bireysel olarak başvurdukları ölçüde görünür olabiliyor. Şu an beş ayrı kentte açılan barınma merkezlerinde 52.516 mülteci yaşarken, 3.658.016 mülteci farklı kentlerde kendi imkanları ile yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Kayıt dışı olarak bulunan mültecilerin oranı ise tam olarak bilinmiyor.

Mülteci kadın ve LGBTİ+'ların yaşadıkları sorunların önemli bir kısmını, cinsiyet kimlikleri temelindeki sorunlar oluşturuyor. Amara Dwla'nın yaşadıkları basına ve kamuoyuna yansıdığı için bir nebze görünür hale gelmişken, binlerce kadın, çocuk ve LGBTİ+'nın yaşadıkları kayıtlara dahi geçmiyor. Tüm yaşadıkları mülteci olmanın "doğal" sonuçları kabul ediliyor.

TÜRKİYE'DE HAYATTA KALMANIN BEDELİ: CİNSEL KÖLELİK
Ülkelerinde çatışma bölgelerinden taciz, tecavüz, kaçırılma, toplu tecavüz ve zorla gebelik, seks kölesi olmaya zorlanma, cinsel istismar ve şiddet biçimlerinin tümünü yaşayan, ağır travma geçirerek kaçmayı başaran kadın, çocuk ve LGBTİ+'lar için, bir ülke geride kalsa da gittikleri yeni ülkede sorunlar ve yaşadıkları saldırılar geride kalmıyor.

Türkiye'de mülteci kamplarında kalan genç kadınların ve kız çocuklarının, 2015 yılı özyönetim direnişinde katliamcı JÖH ve PÖH güçlerine seks kölesi yapılmak üzere Bakur Kürdistanı'na devlet eliyle götürüldükleri biliniyor. Mülteci kadın, çocuk ve LGBTİ+'lara hayatta kalmanın bedeli olarak, cinsel istismara gönüllü rıza gösterme dayatılıyor. Kadın ve kız çocukları eş, baba ve akrabaları olan erkekler tarafından, ev içinde fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik ve dijital şiddete maruz kalıyor. Çoğunlukla erkek akrabaları tarafından, ikinci, üçüncü eş olmaya zorlanıyor. Yakınlarının zoruyla seks işçiliği yapmak zorunda kalan kadınlar, erkek egemenliğinin tüm baskı ve şiddet biçimlerini yaşıyor.

Mülteci kadın, çocuk ve LGBTİ+'lar saldırıları gerçekleştiren faillerden, aile veya toplumsal tepkiden korktukları, adli kurumlarca kendilerine adil ve düzgün davranılacağına güven duymadıkları için genellikle yaşadıklarını açıklamıyor. Kamu kurum/kuruluşları, çalışanları tarafından mülteci kadın ve LGBTİ+'lara karşı düşmanca yaklaşımlar gösterildiği gibi, yaşadıkları şiddet ve saldırılarla mücadele gereksiz bir iş yükü olarak görülüyor.

İNSANCA YAŞAM ARAYIŞININ TÜM YOLLARI SOSYALİZME ÇIKAR
Sayıları yüz binleri bulan mülteci kadın, çocuk ve LGBTİ+'ların zorunluluktan ya da insanca bir yaşam arayışı ile geldikleri bu topraklarda, çaresiz ve yalnız olmadıklarını duymaya, görmeye ve daha güçlü hissetmeye ihtiyaçları var.

Amara'nın kaleminden çıkan "... Çaresizlik içindeyim, eridim ve kayboldum. Mutluyum dedim yalan söyledim, bu yolda feda ettim, feda edildim... Sevdiklerimi kaybettim, yaşamıma dair tüm izler kayboldu. Yaşadığım üzüntü beni rüyalarımdan da mahrum bıraktı. Yaşadıklarımdan yoruldum" sözleri ne çok şey anlatıyor değil mi?

Adına mülteci denilerek, insanca yaşama hakları ve özgürlükleri unutturulmak istenen ve sessizlik girdabında çığlıkları boğulmak istenen mülteci kadın, çocuk ve LGBTİ+'larla somut ilişki kurmak, birlikte mücadele kanalları yaratmak kadın özgürlük mücadelesinin tüm bileşenlerinin öncelikleri arasında yerini almak zorundadır. Mültecileri yardıma muhtaç insanlar olarak görme algısının yıkılarak, yaşamın bir parçası oldukları kabulü başlangıç noktası olabilir. Mülteci kadınlara, LGBTİ+'lara ilişkin raporlar hazırlamak, bilançolar çıkarmaktan çok daha elzem olan; yaşadıkları sorunların nedenleri ve sonuçlarına karşı mücadeleyi somut politikanın konusu yapmak ve bu politikanın kanallarını yaratmak.

Mülteciler şu an saray faşizminin elinde bulunan en etkili pazarlık kozu durumundadır. Mültecilere ilişkin ikiyüzlü politikaları en net biçimde ortaya çıkaracak olan da, mültecileri bir pazarlık konusu olmaktan çıkaracak olan da en başta mültecilerin kendileri olacaktır.

Kapitalist burjuva barbarlığın yıkımı ve yıkıntıları altından çıkarak, yaşama tutunmaya çalışan milyonlarca mülteciyi, kapitalist barbarlıktan, sosyalizm değilse ne kurtarabilir. Mülteciler, insanca yaşam ve özgürlük arayışında, kurtuluşu sosyalizmde değilse nerede bulabilir.