3 Mart 2021 Çarşamba

Arzu Demir yazdı | Kazan'dan Garê'ye devletin kimyasal silah pratiği

Garê saldırısında gerçek şu: Türk devleti kendi askerleri, polislerini katletti. Üstelik bu operasyon sırasında da kimyasal silah kullanarak uluslararası sözleşmeleri ihlal etti, savaş suçu işledi. İktidarın suçu büyük. Bu suçun üzerini örtmek için de her yolu mubah görüyorlar.

Diktatör Erdoğan'ın 8 Şubat günü "Size Çarşamba günü müjde vereceğim" diyerek duyurduğu Garê saldırısı, büyük bir askeri ve siyasi yenilgi ile sonuçlandı. Medya Haber Tv'de 16 Şubat akşamı yayınlanan özel bir programda konuşan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan bu yenilgiyi, "Tam bir bozguna uğradılar" şeklinde tanımlıyor. Duran Kalkan'ın açıklamasına göre, saldırının amacı "HPG/YJA komuta kontrol sistemini etkisiz hale getirmek"ti. Amaçlarına ulaşamadıkları gibi, PKK'nin her şeye rağmen can güvenliklerini sağladığı 13 savaş esiri de bizzat Türk ordusu tarafından öldürülmüş oldu. Bir kez daha görüldü ki, Saray rejiminin halklara verdiği "müjde" her zaman olduğu gibi bu kez de ölümden başka bir şey değildi.

Saray faşizmi, HPG/YJA Star ve HBDH gerillalarının karşısında aldığı bu yenilgi ve 13 askeri kendisinin katlettiği gerçeğinin üzerini örtmek için her zamanki gibi yalan propaganda, faşist saldırganlık ve şovenizmin kışkırtılmasına sarıldı. Gözaltı, soruşturma, siyasi linç birbirini takip ediyor. Tüm bu düşmanlığın hedefinde faşizmin "olağan şüphelisi" HDP var. Sanki 13 kişinin ölümünün sorumlusu HDP'ymiş gibi bir yalan bombardımanına başladılar. Siyasi lincin hedefi olan milletvekilleri Hüda Kaya ve Ömer Faruk Gergerlioğlu hakkında soruşturma da açıldı.

HDP'nin twitter hesabından yayınladığı videoda da çok açık bir biçimde görüldüğü gibi, HDP'li vekiller esir asker, polis ve MİT'çilerin serbest bırakılması için PKK ile devletin temas etmesi çağrısını sayısız kez yaptı. Ancak bunların hiçbiri yanıt bulmadı. HDP Eşbaşkanı Mithat Sancar'ın Meclis grup toplantısında verdiği şu bilgi önemli: "22 yıl içerisinde alıkonulan 335 kişinin tamamı girişimler sonucu ailelerine sağ salim kavuştu." Aslında bunun yolu ve yönteminin ne olduğu biliniyordu. Fakat Türk devleti bu yolu denemedi.

Mızrak çuvala sığamayacak kadar büyük. Kendi askerlerinin canına mal olmakla kalmadılar, bu saldırı sırasında kimyasal silah kullandıkları yönünde dikkat çekici bir beyan da var ortada. HPG Basın İrtibat Merkezi'nin 16 Şubat tarihli açıklamasından aktarırsak, "Faşist TC ordusu tarafından bu kampa dönük savaş suçu kapsamında ele alınan ve kullanılması yasak olan kimyasal silah kullanıldığı için kampın içerisine girilememektedir. Büyük ihtimalle bu kamptaki herkes kimyasal gaz ile öldürüldükten sonra kurşunlanmıştır. Ulaşılan ilk belirtiler bunlardır." HPG esir askerlerin öldürülmesine için detaylı bilgilere ulaştıkça açıklayacağını da belirtiyor.

Saray faşizminin Savaş Bakanı Hulusi Akar da, Meclis'te 16 Şubat'ta düzenlenen oturumda yaptığı konuşmada, suçüstü olmanın telaşı ile konuşarak, şu yalanı ortaya attı: "Ayrıca, bölgede el bombası ve hafif silahlara karşılık olarak mağara girişinde sadece ve sadece göz yaşartıcı gaz kullanılmıştır; bunun dışında herhangi bir şekilde herhangi bir silah, mühimmat kullanılması asla söz konusu değildir."

İktidarın suçu büyük. Bu suçun üzerini örtmek için de her yolu mubah görüyorlar. Öldürülen 13 kişi arasında olan asker Semih Özbey'in babası Gürsel Özbey'in bir gazeteye yaptığı açıklamada verdiği şu bilgi hayli ilginç: "Benim çocuğumun sadece yüzünü gösterdiler. Vücudunu gösteremeyeceklerini söylediler." Neden gösterilmemiş olabilir? Bu yalan deryasının içinde "İnsani bir duygu nedeniyle, parçalanmış bir bedeni ailesine göstermek istememiş olabilirler" diye bir düşünce ile meseleye yaklaşmak mümkün değil. Geriye ikinci seçenek kalıyor; bir şeyler gizliyorlar. O gizlediklerinin de ne olduğu parçalar birleştirilince ortaya çıkıyor. O gerçek de şu: Türk devleti kendi askerleri, polislerini katletti. Üstelik bu operasyon sırasında da kimyasal silah kullanarak uluslararası sözleşmeleri ihlal etti, savaş suçu işledi.

Türk devletinin kimyasal silah kullandığına yönelik suçlamalar ilk kez Garê ile gündeme gelmiyor. 22 Ekim 2011 tarihinde Hakkari'nin Kazan Vadisi'nde 36 gerillanın yaşamını yitirdiği saldırı sırasında Türk devletinin kimyasal silah kullandığı yönündeki açıklamalar aileler, insan hakları örgütleri ve siyasi partiler tarafından gündeme getirilmişti. 24 gerilla cenazesi kömür gibi olduğu için Malatya'dan İstanbul Adli Tıp Kurumu'na götürülmüştü. O dönem BDP grubu olarak Meclis'te olan Kürt milletvekillerinin, konunun araştırılması için verdiği önerge kabul edilmezken, İHD'nin otopsileri bağımsız bir heyetin yapması yönündeki taleb dikkate bile alınmadı. Böylece devletin fail olduğu bir suçun daha üzeri kapatılmıştı.

2011 yılından 10 yıl sonra Kazan Vadisi'nden Gare'ye, bu kez Türk devleti, kendi mensuplarına -asker, polis, istihbaratçı- kimyasal silah kullanmakla itham edilirken, Garê'de yaşananlar, faşist şeflik rejimindeki krizi daha da derinleştirecek. Sonuçta Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak kolay değil!